Her şey sıradandı yine… Her zaman olduğu gibi. En olmadık şeyler hep böyle en sıradan zamanlarda ortaya çıkıverirdi zaten. Aslında en olmadık bir şey de değil ya!..
Ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bilmiyorum… Yürümek rahatlatıyor, yürümeyi seviyorum ve yürüyorum, sadece yürüyorum. Yalnız, düşünceli ve serseri adımlarla… Amacım belirli bir yere varmak değil, hatta hiçbir yere varmamak, yürümek, hep yürümek…
Kafam karmakarışık. Kafamda binlerce tilki, kafam kazan gibi…Hıh, neler düşünmüyorum ki?.. Midemin kazıntısı, yanımdan geçen dört tekerli saray yavrusundan yayılan parfümün markası, dilimdeki bölük pörçük ezginin ilk sözleri, bu memleket nasıl kurtulurlar, nasıl zengin olunurlar, ozonun son durumu… Hani derler ya ?ipe sapa gemeyen? cinsten ne ararsanız…
Ozon derken yukarı bakıyorum gayrıihtiyari. Bakmaz olaydım. Onunla göz gözeyiz… Gözümü geri çekemiyorum… Öyle masum ve boş bakıyor ki, o bakışları havada asılı bırakmaya gönlüm elvermiyor. Ağır aksak yürüyor, hayır yürümüyor, uçuyor benimle… Sanki yalnızlığıma ortak olmak, dertlerimi alıp uçurmak, sonra da denizin orta yerine pattadanak bırakmak istiyor gibi…
Bağırıyorum içimden: “Hey… Serçe kuşu… Çek git başımdan! Sen bana ayak uyduramazsın..”
Dinlemiyor. Sadece küçük bir gülücük yerleştiriyor gagasının kenarına ve başımın üstünde dönmeye devam ediyor. Sanki konuşmaya çalışıyor benimle… Artık her hareketine bir kelime yapıştırmaya çalışıyorum. Bir süre sonra kendimize yeni bir lisan oluşturuyoruz sadece ikimizin anlayacağı cinsten:
“Nedir amacın?”
“Ya senin?”
“Soruya soruyla karşılık verilmez.”
“Ama kendine sorulduğunda yanıtlayamayacağın sorular da sormamalısın!”
“Hey… Senden mi öğreneceğim ne yapacağımı!”
“Evet… Benden ve her şeyden. Yoksa nasıl insan olursun? Nasıl yaşarsın?”
“Ben bir şey öğrenmek istemiyorum. Şimdiye kadar gördüklerim, bildiklerim ne işe yaradı ki?”
“Emin misin, yoksa kendini rahatlatmak için yine yalan sebeplere mi daldın?”
Midemin kazıntısı geçti, yürüyen saraydan gelen parfümü unuttum, memleket kurtarmayı başka insanlara havale ettim. Bu küçük yaratık ne varsa aklımda hepsini aldı götürdü benden uzaklara. Şimdi yalnız o var beynimin tüm hücrelerinde…
“Elbette” dedim başımı dikleştirip kendime güven duyduğumu belirtir bir tavırla.
“Peki öyleyse niye bu kavgan? Niçin bir yerinden kestirip atmıyorsun yaşam denilen zaman oyununu? Öğrenme isteğin bittiyse yaşama isteğin de sönmüş demek değil midir?”
Hıh… Kelime oyunlarıyla beni altedeceğini sanıyor. Ama çetin cevize tosladı bu kez…
“Çiçekler-böcekler de öyle yapmıyor mu? Sen ve hemcinslerin de umursamaz bir tavırla kanat çırpmıyor musunuz sürekli?”
“Bak, gördün mü, ne kadar dar kalıplar içinde düşünüyorsun? Oysa ben her gün özgürlüğe kanat vuruyorum. Salt yemek ve soluk almak yaşamak kelimesinin tam karşılığını vermiyor benim için.”
“İkimiz ayrı kitaplardan okumuşuz demek ki” diyorum. Sohbetin uzayacağı belli. Yanımdan gelip geçenler şöyle bir bakıyor, kendi kendime mırıldandığımı görünce iki adım kenara çekilip öyle geçiyorlar yanımdan. Aldırmıyorum. Bu zoraki tartışma bunaltıyor beni sadece. Sigara içmek istiyorum. Şu bankta oturan kızdan istesem… Ama hayır, o kadar tatlı ve o kadar dünyadan bağını koparmış bir şekilde oturuyor ki… Hayallerine izinsiz dalmaya hakkım olmadığına kanaat getirip vazgeçiyorum.
“Ama tüm kitapların özü aynıdır” diyor büyük bir bilgiçlikle. “Hepsi sonuçta insana mutluluk vermek için yazılmıştır.”
“Sen insan değilsin ki, nereden biliyorsun?”
“Sen de hayvan değilsin ama, çiçeklere-böceklere özeniyorsun.”
Gafil avlandım. Böyle bir cevap beklemiyordum. Ne desem şimdi acaba?.. Oysa o, sanki hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor uçmasına ve konuşmasına:
“Aslına bakarsan kimin ne olduğu veya olmadığı o kadar önemli değildir. Her canlının yaradılışı sırasında kendine has özellikler karıştırılmıştır mayasına. Ama hepsinin ortak özelliği istemektir. Ben maviye kanat vurmak isterim, sen sevgi, gelecek, huzur, böcek konacak bir çiçek, çiçek bir yudum toprak, toprak…”
“Peki peki… Ama istemek yetmiyor ki elde etmeye! Sen yağmurlu bir havada güneşe uçabilir misin?” Bu kez ben cuk oturttum lafı gediğine. Daha doğrusu öyle sanıyordum.
“Ama hayata küsüp içime kapanmak yerine, yine de özlemle beklerim ya güneşin doğuşunu! O bile, önünde sonunda aydınlığa kavuşacağımı bilmek bile anlamlı kılar benim için yaşamı…”
“Yaşamak bu kadar önemli mi senin için?”
“Bana mı soruyorsun, yoksa kendi kendinle mi hesaplaşmadasın?”
Aman Allahım… Hiç ummazdım bir serçenin sualleri karşısında ecel terleri dökeceğimi, bocalayacağımı. Ben söyleyeceğim söyleri toparlamaya çalışırken tekrar konuşmaya başladı:
“Hey.. İnsanoğlu… Haklısın! Ben sana ayak uyduramayacak kadar hayat doluyum…”
Cümlenin son kelimelerini gökte beliren kuş kümesine doğru kanat çırparken söylemişti. Bir süre arkasından baktım, güldüm, kimseye belli etmeden elimi sallayıp içten bir ?güle güle? dedim.
Adımlarım biraz önce sigara istemeyi düşündüğüm kızın bankına doğru yöneldi….
