• İletişim
  • Önsöz niyetine

Fareliköy
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Makale
  • Öykü
  • Şiir

Category: Öykü


Hey… Serçe Kuşu! Çek Git Başımdan…

Filed Under: Öykü by Bülent Pınarbaşı — Leave a comment
01 Aralık 2010

Tweet

Her şey sıradandı yine… Her zaman olduğu gibi. En olmadık şeyler hep böyle en sıradan zamanlarda ortaya çıkıverirdi zaten. Aslında en olmadık bir şey de değil ya!..

Ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bilmiyorum… Yürümek rahatlatıyor, yürümeyi seviyorum ve yürüyorum, sadece yürüyorum. Yalnız, düşünceli ve serseri adımlarla… Amacım belirli bir yere varmak değil, hatta hiçbir yere varmamak, yürümek, hep yürümek…

Kafam karmakarışık. Kafamda binlerce tilki, kafam kazan gibi…Hıh, neler düşünmüyorum ki?.. Midemin kazıntısı, yanımdan geçen dört tekerli saray yavrusundan yayılan parfümün markası, dilimdeki bölük pörçük ezginin ilk sözleri, bu memleket nasıl kurtulurlar, nasıl zengin olunurlar, ozonun son durumu… Hani derler ya ?ipe sapa gemeyen? cinsten ne ararsanız…

Ozon derken yukarı bakıyorum gayrıihtiyari. Bakmaz olaydım. Onunla göz gözeyiz… Gözümü geri çekemiyorum… Öyle masum ve boş bakıyor ki, o bakışları havada asılı bırakmaya gönlüm elvermiyor. Ağır aksak yürüyor, hayır yürümüyor, uçuyor benimle… Sanki yalnızlığıma ortak olmak, dertlerimi alıp uçurmak, sonra da denizin orta yerine pattadanak bırakmak istiyor gibi…

Bağırıyorum içimden: “Hey… Serçe kuşu… Çek git başımdan! Sen bana ayak uyduramazsın..”

Dinlemiyor. Sadece küçük bir gülücük yerleştiriyor gagasının kenarına ve başımın üstünde dönmeye devam ediyor. Sanki konuşmaya çalışıyor benimle… Artık her hareketine bir kelime yapıştırmaya çalışıyorum. Bir süre sonra kendimize yeni bir lisan oluşturuyoruz sadece ikimizin anlayacağı cinsten:

“Nedir amacın?”

“Ya senin?”

“Soruya soruyla karşılık verilmez.”

“Ama kendine sorulduğunda yanıtlayamayacağın sorular da sormamalısın!”

“Hey… Senden mi öğreneceğim ne yapacağımı!”

“Evet… Benden ve her şeyden. Yoksa nasıl insan olursun? Nasıl yaşarsın?”

“Ben bir şey öğrenmek istemiyorum. Şimdiye kadar gördüklerim, bildiklerim ne işe yaradı ki?”

“Emin misin, yoksa kendini rahatlatmak için yine yalan sebeplere mi daldın?”

Midemin kazıntısı geçti, yürüyen saraydan gelen parfümü unuttum, memleket kurtarmayı başka insanlara havale ettim. Bu küçük yaratık ne varsa aklımda hepsini aldı götürdü benden uzaklara. Şimdi yalnız o var beynimin tüm hücrelerinde…

“Elbette” dedim başımı dikleştirip kendime güven duyduğumu belirtir bir tavırla.

“Peki öyleyse niye bu kavgan? Niçin bir yerinden kestirip atmıyorsun yaşam denilen zaman oyununu? Öğrenme isteğin bittiyse yaşama isteğin de sönmüş demek değil midir?”

Hıh… Kelime oyunlarıyla beni altedeceğini sanıyor. Ama çetin cevize tosladı bu kez…

“Çiçekler-böcekler de öyle yapmıyor mu? Sen ve hemcinslerin de umursamaz bir tavırla kanat çırpmıyor musunuz sürekli?”

“Bak, gördün mü, ne kadar dar kalıplar içinde düşünüyorsun? Oysa ben her gün özgürlüğe kanat vuruyorum. Salt yemek ve soluk almak yaşamak kelimesinin tam karşılığını vermiyor benim için.”

“İkimiz ayrı kitaplardan okumuşuz demek ki” diyorum. Sohbetin uzayacağı belli. Yanımdan gelip geçenler şöyle bir bakıyor, kendi kendime mırıldandığımı görünce iki adım kenara çekilip öyle geçiyorlar yanımdan. Aldırmıyorum. Bu zoraki tartışma bunaltıyor beni sadece. Sigara içmek istiyorum. Şu bankta oturan kızdan istesem… Ama hayır, o kadar tatlı ve o kadar dünyadan bağını koparmış bir şekilde oturuyor ki… Hayallerine izinsiz dalmaya hakkım olmadığına kanaat getirip vazgeçiyorum.

“Ama tüm kitapların özü aynıdır” diyor büyük bir bilgiçlikle. “Hepsi sonuçta insana mutluluk vermek için yazılmıştır.”

“Sen insan değilsin ki, nereden biliyorsun?”

“Sen de hayvan değilsin ama, çiçeklere-böceklere özeniyorsun.”

Gafil avlandım. Böyle bir cevap beklemiyordum. Ne desem şimdi acaba?.. Oysa o, sanki hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor uçmasına ve konuşmasına:

“Aslına bakarsan kimin ne olduğu veya olmadığı o kadar önemli değildir. Her canlının yaradılışı sırasında kendine has özellikler karıştırılmıştır mayasına. Ama hepsinin ortak özelliği istemektir. Ben maviye kanat vurmak isterim, sen sevgi, gelecek, huzur, böcek konacak bir çiçek, çiçek bir yudum toprak, toprak…”

“Peki peki… Ama istemek yetmiyor ki elde etmeye! Sen yağmurlu bir havada güneşe uçabilir misin?” Bu kez ben cuk oturttum lafı gediğine. Daha doğrusu öyle sanıyordum.

“Ama hayata küsüp içime kapanmak yerine, yine de özlemle beklerim ya güneşin doğuşunu! O bile, önünde sonunda aydınlığa kavuşacağımı bilmek bile anlamlı kılar benim için yaşamı…”

“Yaşamak bu kadar önemli mi senin için?”

“Bana mı soruyorsun, yoksa kendi kendinle mi hesaplaşmadasın?”

Aman Allahım… Hiç ummazdım bir serçenin sualleri karşısında ecel terleri dökeceğimi, bocalayacağımı. Ben söyleyeceğim söyleri toparlamaya çalışırken tekrar konuşmaya başladı:

“Hey.. İnsanoğlu… Haklısın! Ben sana ayak uyduramayacak kadar hayat doluyum…”

Cümlenin son kelimelerini gökte beliren kuş kümesine doğru kanat çırparken söylemişti. Bir süre arkasından baktım, güldüm, kimseye belli etmeden elimi sallayıp içten bir ?güle güle? dedim.

Adımlarım biraz önce sigara istemeyi düşündüğüm kızın bankına doğru yöneldi….

Comment

İki Damla

Filed Under: Öykü by Bülent Pınarbaşı — 1 Comment
30 Kasım 2010

Tweet

Dar ve kıvrımlı sokaklardaki gezinti genç adamı üç basamaklı, geniş cepheli bir apartmanın önüne getirdi: “Gülizar Apartmanı No. 30″ Aşağıdan yukarı saydı. Bir, iki, üçüncü katın sağ balkonu…

Camlar-kapılar hala kapalıydı. “İyi” dedi içinden “erken gelmişim.” Sonra büyük bir”acaba” kapladı içini. Gerçekten erken mi gelmişti, yoksa her zaman olduğu gibi yine çok geç mi kalmıştı? Bu, genç adam için yanıtı hiçbir zaman netleşmeyecek olan sorulardandı.

Bir yandan kafasındaki ikileme çözüm ararken çekingen adımlarla ilerledi, apartmanın giriş merdivenine, ikinci basamağa oturdu, elindeki kasımpatı demetini yanına bıraktı. Cebinden hafif ezilmiş bi paket kısa Samsun’la kibritini çıkardı. Bir süre elinde paketle oynadı, oyalandı, neden sonra yaktı…

İçine özlemle çektiği derin bir nefes dolusu dumanı savururken oyunlarını kesip kendisini seyre dalan çocukları gördü. Üstünde durmadı, onlar da zaten bir süre sonra sıkılıp tekrar kendi dünyalarına döndüler.

Niçin buralara kadar geldiğini bilmiyordu. Neyi değiştirebilirdi ki bu saatten sonra? Umut mu? Hayır, artık umuda bile yer yoktu… “Aslında sadece tesadüf” diyerek beynini bu düşünceye inanmaya zorladı.

Gelmemeliydi, biliyordu. Ama birahanede tek başına içilen son yudum biranın ağızda bıraktığı buruklukla aynı anda çalmaya başlayan o eski şarkı -ki o parça orada hiç çalınmamıştı şimdiye dek- o eski şarkıdan kaçıp banklara oturarak serçe kuşlarının hop inip hop kalkışlarını seyrediş, tam da o sırada 8-9 yaşlarında bir çiçekçi kız tarafından yanına bırakılan kasımpatı demeti bu konudaki kararlılığını yerle bir etmişti.

“Hiç inanmazdım böyle öyküleri duyunca” dedi yine kendi kendine dudaklarına yerleşen hafif bir gülümsemeyle. Üçüncü sınıf Türk filmleinin sıradan senaryoları gibi geliyordu ona tüm bu olanlar. Ama işte olmuştu ya, hem de yeterince yakından yaşamıştı ya, artık kim ne söylerse söylesin inanmamazlık yapmayacaktı.

Daldı… Bir süre hiçbir şey düşünmeden, öylece, hareketsiz haldı. O an sevgiyle nefret, sıkıntı ve rahatlık, hüzün ve huzur aynı anda görülebilirdi yüzünde görmek isteyenlerce.

Parmak arasındaki izmaritin verdiği yanma hissiyle kendine geldi. Uzaklardan uğultu şeklinde gürültüler, korna sesleri duyuluyordu. Çocuklar sesin geldiği yöne doğru koşuşturdular.

Kalktı… Apartmanın girişinde ikinci basamakta duran kasımpatlarına şöyle bir baktı, arkasını döndü, ikircikli adımlarla yürüdü.

Arabalar Gülizar Apartmanının önünde durdu. En öndeki süslü araçtan bir gelin bir damat indi. Damat kızın kulağına eğildi, bir şeyler fısıldadı, birlikte kahkahalar atarak girişe doğru ilerlediler. Gelin kasımpatlarını gördü, duraksadı, etrafına bakındı umutla. Damat önce şaşırdı, sonra “Tabii ya” dedi, “Seni eşikten kucağımda geçirmeliyim!”

Sözü bittiğinde gelini çoktan kucaklamış, kasımpatlarının üstüne basıp eşikten geçmişti.

…Ve geride ezik çiçek demetinden başka sadece iki damla yaş kalmıştı:

Biri erkeğin gözlerinde, biri genç kızın yüreğinde…

Tags: aşk, ayrılık, damla, iki, öykü
Comment
« Older Entries
Newer Entries »
  • GRAFİK ÇALIŞMALARIM

    nitc-ilan araynoel sahil-radyo-dosya3
  • Son Yazılar

    • BUZ TUTTUM SICAKLIĞINDA
    • Küçük Kadın
    • DÜŞLER DENİZİ
    • KÜÇÜREK
    • TELAŞ
    • DUR ARKADAŞ!
    • İZMİRLİ NE YAPTI?
    • SENİN YÜZÜNDEN
    • YAZDIĞIMIZ ŞİİR Mİ?
    • YOLCULUK
    • ARABESK SATRANÇ
    • AŞK DÜŞ/ÜNCE AKLA…
    • YAZAR ÖRGÜTLERİ NE İŞE YARAR?
    • SENİ SEVİYORUM; ÇÜNKÜ…
    • SON AKŞAM YEMEĞİ
    • Oysa denizin aklına gelmez hiç martısız kalacağı…
    • ÇARESİZ
    • AŞK; BENİ SENSİZ BIRAKMA
    • KUŞTAN SESLER KOROSU
    • BOYNU BÜKÜK
  • Arşivler

    • Ocak 2012
    • Aralık 2011
    • Eylül 2011
    • Temmuz 2011
    • Nisan 2011
    • Şubat 2011
    • Ocak 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Ağustos 2010
  •  

    Mayıs 2012
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Oca    
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    28293031  
  • Son Yorumlar

    • KÜÇÜREK için facebook mobile
    • İki Damla için Zayıflama damlası
    • Bitmeyen… için Buharlı mop
    • AKIL TUTULMASI için hoamicemi
    • Bitmeyen… için watch shows online
  • Etiketler

    AKP anka araştırma ayrılık aşk buz damla demokrasi değişim düş Ergenekon Hablemitoğlu ikarus iki karanlık korku kuş makale masa necip pencere pervaz seviyorum suikast takiyye ölüm öykü şiir
  • Arşiv

    • Ocak 2012
    • Aralık 2011
    • Eylül 2011
    • Temmuz 2011
    • Nisan 2011
    • Şubat 2011
    • Ocak 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Ağustos 2010
Powered by WordPress & Web Design Company
[ Back to top ]