• İletişim
  • Önsöz niyetine

Fareliköy
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Makale
  • Öykü
  • Şiir

Category: Araştırma


Ölüm Üzerine Bir Araştırma

Filed Under: Araştırma by Bülent Pınarbaşı — Leave a comment
30 Kasım 2010

Tweet

Ölüm her zaman insan aklinda bir bilmece. Bazen heyecan, cogu kez korkuyla beklemistir bu davetsiz misafiri ademoglu. Cogumuz bu konuda dusunduklerimizi kelimelere dokmekten cekinirken, sairler soylemediklerini birakmamislar…

Olmek yetmiyor

Olumsuzlugu kazanmaya

Olmemek de…

Resit Ergener boyle demis. Olumle en cok ugrasan ve olum korkusunu her zaman siirlerinin bir kosesine yerlestiren Umit Yasar Oguzcan ise vakitsiz olumlerden dertlenmis Takvimli Saat siirinde:

Tanrim paran yoksa biz verelim

Kendine bir saat al

En iyisinden

Bir daha zamani sasirma

Vakitli vakitsiz oldurme bizi…

Beklemek zor gelmis olmali ki, kendi vaktini kendi belirledi bu “sevgilerin sairi”. Suat Taser “E” isimli siirinde “…hünerdir insanca yasayip insanca olmek de” diyerek yaklasmis bu bilinmeyene. Kimi sairimiz ise isi kumara dokup oyun oynamayi yeğlemis

Uzayacaga benzer

Tutustugumuz lades

Isi ucu birakip

Mezarliga nazir

Bir eve tasindim

Olum, sen beni aldatamazsin

Aklimda!

diyen Behcet Necatigil, ayni zamanda medet umuyor olumun sessizliginden:

Biliyorum saadet

Bana dunyada gelmez,

Olumu bekliyorum..

Rifat Ilgaz tur seciyor olmek icin

Olecek misin ya bir meydanda ol,

Ya da dag basinda kavgan icin

Boyle yatakta miskince olme…

Yunus Emre sonsuzluk olarak bakiyor olume

Olumden ne korkarsin,

Korkma ebedi varsin

Olum korkusu mudur, yoksa yasama sevinci midir bilinmez, Cahit Sitki’nin her dizesinde yer etmistir olum…

Olduk olumden birseyler umarak

Bir buyuk boslukta bozuldu buyu.

Nasil hatirlamazsin o turkuyu,

Gok parcasi, dal demeti, kus tuyu,

Alistigimiz bir seydi yasamak.

diyor ama, yine de olume siginiyor zor zamanlarinda

Sozunde durmadi mavi gokler;

Gun karariyor gitgide olum.

Aksam yeli nedameti soyler;

Nedamet yer etti bende olum.

Tabii Cahit Sitki deyip de 35 Yas’i hatirlamadan olmaz

Neylersin olum herkesin basinda

Uyudun uyanmadin olacak,

Kimbilir nerde, nasil, kac yasinda?

Bir namazlik saltanatin olacak,

Taht misali o musalla tasinda…

Olumden bu kadar cok bahseden ve neredeyse yasaminin tumunu bu dusunceyle geciren sairin olumu de hasta yataginda ve izdiraplar icinde olmustur. Yine de oldugune degil, mezarina getirilen ciceklere uzulur:

Kabrime cicek getirenlere gulerim,

Gafil kisilermis su insanlar vesselam.

Bilmezler ki bu kabirle yoktur alakam;

Ben o ciceklerdeyim, ben bu ciceklerim.

Sair Esref’in sikayeti de olumden degil, ziyaretcilerden…

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah icin;

Gelmesin reddeylerim billah oz gardasimi.

Gozlerim ebna-yi ademden o rutbe yildi kim,

Istemem ben fatiha, tek calmasinlar tasimi.

Ilginctir ama demek gercekmiş insanoglunun korktugunun basina geldigi… Sairin bu dizeleri engel olmamis mezar tasinin calinmasina. Ziya Osman Saba daha cok kaderci olum konusunda

Bir yaprak dokumudur dort yandan.

Bir dostun seninle aglamis gulmus,

Bir sabah gazeteyi acarsin ki;

Olmus!

…

Hangi yilsa o, hangi ayin hangi gunu,

Saati calinca, gelince siran

Nasil yasadiysa habersiz,

Nasil olduyse bunca insan…

Ahmet Kutsi Tecer, sabahleyin olecegini hissediyor ve olunce ne yapmasi gerektigini soyluyor ev sahibine:

Evden cikar cikmaz omuzda tabut,

Sen de eller gibi adimi unut,

Kapimi bir kac gun icin acik tut,

Esyam bakakalsin diye ardimdan.

Cahit Kulebi ise, kendisi olmeden mirasinin paylasilmasini isteyenlerden:

Daha ben olmeden paylasin

Sabrim, zamanim karimin olsun

Iste bos cuzdanim cebimde

Ogullarima kalsin.

Olume dair soz soyleyen bir diger sairimiz Necip Fazil, tabuta nasil sigacagini dusunuyor:

Ciliz vucuduma tam gorunse de

Icim, bu dar yere sigilmaz diyor.

Geride kalanlar hep dovunse de,

Insan birer birer yine giriyor.

Ve Yahya Kemal… Onun icin ayrica bir sey soylemeye gerek yok, cunku Sessiz Gemi’si her seyi anlatiyor:

Artik demir almak gunu gelmisse zamandan,

Mechule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hic yolcusu yokmus gibi alir yol;

Sallanmaz o kalkista ne mendil, ne de bir kol.

Rihtimda kalanlar bu seyahatten elemli,

Gunlerce siyah ufka bakar gozleri nemli.

Biçare gonuller! Ne giden son gemidir bu

Hicranli hayatin ne son matemidir bu!

Dunyada sevilmis ve seven nafile bekler;

Bilmez ki; giden sevgililer donmeyecekler.

Bircok gidenin herbiri memnun ki yerinden

Bircok seneler gecti; donen yok seferinden.

Bir de Tahir Pamir var olumun kiyilarinda dolasan…

Olursem aglamayin

Severek yasadim.

Gogu sevdim,

Daglari sevdim,

Savasa gidenleri,

Savastan donenleri sevdim.

Oldumse oldum dostlarim

Arkamdan aglamayin

Bilin ki olumu de

Sevdim…

Biraz da eskilere donelim bakalim onlar ne demisler hayatin bitmesi ya da olumun baslamasi hakkinda…

Sadece yasadigi donemin degil, butun divan edebiyat tarihinin en buyukleri arasinda yer alan Baki, bir turlu Seyhulislam olamadigi icin degerinin anlasilamadigindan yakinip, umudunu olume baglamis:

Kadrini seng-i musallada bilip Baki

Durup el baglayalar karsina yaran saf saf…

Destanlarda boy boylayip soy soylayan Dede Korkut da dunyadan gitmek istemeyenlere bir cift laf soylemis

Kani didigum bey erenler

Dunya manum diyenler

Ecel aldi, yer gizledi,

Fani dunya kime kaldi?

Gelimli gidimli dunya,

Ahir son ucu olumlu dunya.

Ahmet Fakih de olumun herkesin basinda oldugunu bilenlerden

Kiyamet kopacagiz bilhakikat

Kelebek gibi dagila bu insan

Olum bir kapudur gecmek gerekdur

Beraber anda sultan ile coban

Halk ozanı Kaygusuz Abdal tanriya meydan okumus dizelerinde, yakinmis haksizligindan…

Kildan kopru yaratmissin

Gelsin kullar gecsin deyu,

Hele biz soyle duralim,

Yigit isen gec a tanri!

Turk Edebiyatinin ustadlarindan Cenap Sahabettin son dakikalarina kadar siirle yasamis. Iste olumunden az once yazdigi satirlar:

Omrumun defterini iste esefsiz kapadim;

Uyusun hasre kadar topragin altinda adim.

Yahya Kemal “Yasamak zevki nedir bilmez olumden korkan…” demis. Sabahattin Batur da ayni fikirde dizelerinde:

Olum insanlarin icinde

Korkudan once, umitten sonra;

Olum ba besikte, ya esikte,

Olum yasayanlarla ortak.

En iyisi yasarken yasamak…

“Bekleriz bize verilmis olani yasayarak” diyen Melih Cevdet Anday’in fikirleri de hemen hemen ayni kapiya cikiyor…

Hepimiz yasadik, nedir ki zaman!

Olum insanla geldi dunyaya

Insanla gitti dunyadan

Biliyorum, fazla uzadi konu. Ama ne kadar yazsak yine de anlatamiyoruz-anlayamiyoruz olumu ve olume dair olanlari. Her sair baska kosesinden kaldirip bakmis olumun altina, her sair bir turlu tanimlamis. O kadar cok sey soylenmis ki, sanki ozanlar ask ve olum disinda suya sabuna dokunmamis sanirsiniz.

Iste bir sair daha ve bir siir daha olum hakkinda:

Evrenin yasasi herkes olecek

O aci meyveyi er gec yiyecek

Pesinden sac yolup, diz dovulecek,

Dunyayi pek fazla sevmeye degmez.

Simdi gel de katilma Ibrahim Akbulutgil’e. Dedik ya sairlerin baska isi gucu yokmus diye, bazilari biraz daha fazla dokunmuslar olumun bam teline…

Isim mi?

En basta Umit Yasar ki hemen her siirinde umutsuzluk ve olumun kokusu duyuluyor. Veya Cahit Sitki Taranci… Paydos, Olum, Olumden Sonra, 35 Yas ve daha nice siirler yazmis. Bir de o kadar cok olmasa da kiyisindan kosesinden bu bilinmezlige bulasip unutulmaz eserler yaratanlar var. Mesela Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si torunlarimizin torunlari zamaninda bile hatirlanacaktir sanirim. Ziya Osman Saba’nin Olmek Konusunda’si da olum hakkindaki olumsuz eserler icinde olacaktir, tipki Ahmet Kutsi Tecer’in Besbelli ya da Behcet Necatigil’in Lades siirleri gibi. Olmek kolay sairler icin. Cunku onlar biliyorlar ki oldukten sonra bile yasayacaklar eserleriyle asirlarca.

Kalem yazdikca arkasi geliyor yazinin. Ama daha cok bulanmak istemiyoruz olumun karanligina. Yaziyi bitirme gorevini Recep Sukru Apuhan’a veriyoruz:

“Biz olumu ihmal etsek de, o bizi ihmal etmeyecek. Mektuplar yazacak gel diye… Gidecegiz…”

(Şubat 2006)

Tags: araştırma, ölüm, şiir
Comment

Türk Edebiyatında Türler, eğilimler

Filed Under: Araştırma by Bülent Pınarbaşı — Leave a comment
27 Kasım 2010

Tweet

Bilkent üniversitesi tarafından yapılan “Çağdaş Türk Edebiyatçısının Toplumsal Profili” konulu araştırmada “türlerin dağılımı” hakkında çok ilginc bir tablo çıkıyor karşımıza:

  • Şiir: %54.78
  • Öykü: % 26.97
  • Araştırma-İnceleme: 25.97
  • Roman: 25.89
  • Çeviri, Sadeleştirme, Uyarlama: % 20.22
  • Anı, röportaj, gezi, mektup: % 16.23
  • Deneme, felsefe, aforizma: % 15.81
  • Diğer: % 15.76
  • Derleme, yayım: % 15.20
  • Oyun: % 12.57
  • Çocuk edebiyatı: % 9.76
  • ansiklopedi, ders kitabı, antoloji: % 6.52
  • biyografi: % 3.38
  • Eleştiri: % 3.00
  • Düzyazı, anlatı: % 2.63
  • Mizah: % 1.97
  • Düzyazı şiir, şiir öykü: % 0.66

Tespit edilebilen 2132 edebiyatçı üzerinde yapılan araştırma sonucu, bunların yüzde 55′inin şiir, yüzde 27′sinin öykü, yüzde 26′sının roman, yüzde 20′sinin çeviri, sadeleştirme ve uyarlama alanında yapıt ortaya koyduklarını gösterdi. Birden fazla türde ürün veren edebiyatçılar, bu türlerin her birinde ayrı ayrı sayıldıkları için bu tabloda toplam 100′ü aşıyor.

En yüksek ve en düşük oranlarda gözünüzü şöyle bir gezdirdiğinizde tedirginlik hissetmemek mümkün değil. Edebiyatçılarımızın yarısından fazlası şiirle uğraşıyor. Tür zorlaştıkça ve ürün büyüdükçe sayı küçülüyor. Bu tablo, ister istemez insanı “acaba edebiyatçılarımız biraz kolaya mı kaçıyor” diye düşünmeye itiyor.

Esas ürkütücü görüntü ise tablonun sonlarında karşımıza çıkıyor. Eleştiri gibi önemli bir alan edebiyatçılarımızın sadece ve sadece % 3′ü ile sınırlanıyor. Hal böyle olunca da “acaba edebiyatçılarımız başkalarını okumayı ve değerlendirmeyi zaman kaybı olarak mı görüyorlar” diye düşünmeye başlıyoruz. Yazılan bir sürü şey var ama eleştiride bunun karşılığı yok. Yani; yazılanların gerçekten edebi değeri olup olmadığı tartışılır durumda.

Biyografi, sözlük, antoloji gibi şeyler de edebiyatçılarımızın ilgisini çekmeyen alanlar olması edebiyatçılarımızın olmasa bile edebiyatımızın içler acısı halini gözlerimizin önüne seriyor.

Hele ki % 2′yi bile bulmayan mizah oranıyla, ağlanacak halimize gülmeyi bile beceremiyoruz…

Araştırmanın bir başka ayağı yıllara göre kadın-erkek edebiyatçı oranını veriyor bize. Bu tabloya göre:

1881-1900 doğumlular arasında kadın edebiyatçıların oranı sadece % 5.41 iken 1901-1920 doğumlularda % 10.05, 1921-1940 arasında 11.71, 1941-1960′lılarda 17.11 ve nihayetinde 1961-1978 doğumlular arasında ise kadın edebiyatçı oranı % 18.22′ye ulaşıyor.

Sonuç olarak kaba bir ortalama ile, edebiyat dünyasındaki isimlerden % 87′si erkeklere ait. Yani tersine söylemle, sadece % 13′ü kadın edebiyatçılardan oluşmakta. Erkek-kadın nüfus oranlaması neredeyse birbirine eşit bir ülkede ortaya çıkan bu tablo acaba bize egemen erkek üstünlüğünün kadına bu alanda yaşama hakkı vermediğini mi gösteriyor? Bence hayır… Bu, kadının yazın sanatına ilgisizliğini belgeliyor kanımca. Çünkü tablo okunma, tanınırlık ya da çok satma gibi kriterleri baz alan bir araştırmaya ait değil. Erkeklerin baskınlığı, ancak verili eserin yayılmasını engellemeye yardımcı olabilir.

Kadınlar!… Artık çuvaldızı kendinize batırmanın zamanı gelmedi mi?

Bu arada tablodan gördüğümüz kadarıyla sevindirici sayabileceğimiz tek unsur, 1961-1978 doğumlular arasındaki bayan edebiyatçı sayısındaki artış gösterilebilir. Tabii kadın edebiyatçılarımızın da bir önceki tablo genellemesine uygun olarak büyük bölümünün şiirle uğraştığını da eklemekte fayda var.

İşin kötüsü, bu sadece ülkemize ait bir durum da değil. En medeni ülkelerde dahi kadınlar edebiyat mutfağında hep ikinci planda kalmış…

Şöyle bir düşündüğünüzde aklınıza 3 tane yabancı kadın şair zor gelir, dördüncüyü bulamazsınız.

Yine bize dönecek olursak, yaptığım bir taramanın yüzeysel sonuçları şiire bulaşan kadınların hemen hepsinin kültürlü ailelerden geldiğini ve mutsuz bir yaşam sonucu şiire bulaştıklarını (ayrılık, aldatılma, eş-çocuk ölümü…) ortaya koyuyor.

Hani şarkıda “mutlu aşk yoktur” diyor ya; mutlu kadın şair de yok sizin anlayacağınız.

sözkonusu araştırmanın bir diğer tablosunda yıllar bazında edebiyatçılarımızın doğum yerlerine göre dağılımlarına yer verilmiş. 1881-1900 doğumlu sanatçıların % 51.35′i istanbul ve % 26.35′i Anadolu kökenli iken, 1941-1960′ıkapsayan dönemde Anadolu egemenliği % 83.19′a kadar yükseliyor. Yani başka bir deyişle Osnamlı döneminde baskın bir şekilde İstanbul egemenliğinde olan edebiyat, Cumhuriyet sonrası doğan yazar ve şairlerimizle Anadolu’nun önlenemez yükselişi etkisine giriyor.

Cemal Süreya’nın “İstanbul Dükalığının düşüşü” olarak nitelediği bu durum maalesef son dilimi oluşturan 1961-1978 doğumlu edebiyatçılar kategorisinde İstanbul lehine bir gelişme gösteriyor ve Anadolu kökenli sanatçılarımız % 76.64 seviyesine gerilerken İstanbul doğumlular % 21.03′e yükseliyor.

Yoksa yine sanatı İstanbul sınırları içerisine hapsedeceğimiz bir dönemin başlangıcında mıyız?

Bu tabloya küçük bir ek:

Doğum yerleri çizelgesinde ibreyi Anadoluya çevirmeyi başarmışız, bu doğru. Ancak Anadolu yetiştirdiği edebiyatçıyı bünyesinde tutmayı başaramamış grünüyor. Çünkü edebiyatçılarımızın % 48′lik dilimi İstanbulda yaşamış/yaşıyor… Anadoluda kalanların onarı ise sadece ve sadece % 29… Geri kalan % 23′lük kesimi ise yurtdışında yaşamayı seçenler ve tespit edilemeyenler oluşturuyor.

Acaba buradan yola cıkarak yazarlarımızın “yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmediği” savına ulaşabilir miyiz? Ya da kendi bulundukları bölgeyi geliştirip zenginleştirmek yerine halihazırda gelişmiş bir şehrin kolaycılığına mı kaçıyorlar?

Ah İstanbul… kimbilir kaç kişiyi yaldızlı hayallerle kendine çektin ve kimbilir kaç hayatı posaya çevirip attın gerisin geriye…

Aynı araştırmanın verilerine göre bir de türlerin dönemler içerisindeki seyrine göz atalım isterseniz:

Verilere göre, edebiyatçılarımızın yaşı gençleştikçe şiire ilgi artıyor. Yani bu demek oluyor ki, edebiyata yeni gönül verenler, bu sanat dalını neredeyse sadece şiirden ibaret sanıyorlar.

Esas vehamet ise araştırma-inceleme alanlarında karşımıza çıkıyor. Bütün dönemlerede % 25-%35lik bir bölüm oluşturan bu dilim maalesef genç yazarlarımız arasında % 7′lere kadar düşüyor.

Yani…
Eleştirmeyi ve eleştirilmeyi sevmediğimizi zaten biliyorduk, kitaplar arasına dalıp fazladan bir iki şey daha öğrenmeyi de gereksiz buluyoruz anlamına geliyor bu.

Peki ama araştırma yapmaktan, bilgi edinmekten bu kadar uzan kişilerce üretilen şiirin ve öykünün içi ne kadar dolu olabilir ki?

(Ocak 2007)

Kaynak:
Çağdaş Türk Edebiyatçısının Toplumsal Profili, Elif Aksoy-Murat Cankara, Kanat Dergisi, Sayı: 4

Comment
« Older Entries
  • GRAFİK ÇALIŞMALARIM

    sahil-radyo-dosya3 nitc-ilan araynoel
  • Son Yazılar

    • BUZ TUTTUM SICAKLIĞINDA
    • Küçük Kadın
    • DÜŞLER DENİZİ
    • KÜÇÜREK
    • TELAŞ
    • DUR ARKADAŞ!
    • İZMİRLİ NE YAPTI?
    • SENİN YÜZÜNDEN
    • YAZDIĞIMIZ ŞİİR Mİ?
    • YOLCULUK
    • ARABESK SATRANÇ
    • AŞK DÜŞ/ÜNCE AKLA…
    • YAZAR ÖRGÜTLERİ NE İŞE YARAR?
    • SENİ SEVİYORUM; ÇÜNKÜ…
    • SON AKŞAM YEMEĞİ
    • Oysa denizin aklına gelmez hiç martısız kalacağı…
    • ÇARESİZ
    • AŞK; BENİ SENSİZ BIRAKMA
    • KUŞTAN SESLER KOROSU
    • BOYNU BÜKÜK
  • Arşivler

    • Ocak 2012
    • Aralık 2011
    • Eylül 2011
    • Temmuz 2011
    • Nisan 2011
    • Şubat 2011
    • Ocak 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Ağustos 2010
  •  

    Şubat 2012
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Oca    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    272829  
  • Son Yorumlar

    • KÜÇÜREK için facebook mobile
    • İki Damla için Zayıflama damlası
    • Bitmeyen… için Buharlı mop
    • AKIL TUTULMASI için hoamicemi
    • Bitmeyen… için watch shows online
  • Etiketler

    AKP anka araştırma ayrılık aşk buz damla demokrasi değişim düş Ergenekon Hablemitoğlu ikarus iki karanlık korku kuş makale masa necip pencere pervaz seviyorum suikast takiyye ölüm öykü şiir
  • Arşiv

    • Ocak 2012
    • Aralık 2011
    • Eylül 2011
    • Temmuz 2011
    • Nisan 2011
    • Şubat 2011
    • Ocak 2011
    • Aralık 2010
    • Kasım 2010
    • Ekim 2010
    • Eylül 2010
    • Ağustos 2010
Powered by WordPress & Web Design Company
[ Back to top ]